Loading

Cins mi cins bir dergi çıktı

Haber Kaynağı

Genel Yayın Yönetmeni İsmail Kılıçarslan, geçtiğimiz ay raflarda yerini alan kültür sanat dergisi Cins'i anlattı..

Ekim ayında Cins bir dergi boy gösterdi bayilerde. Jack Nicholson, the Shining filminden en cins pozuyla yan yan bakıyor. “Korkmayın” diye başlıyor ilk sayfa. “Şaka şaka. Korkun!” diyor sonra da. “Evladım Onlar Put!” manşeti atıyor mesela. “Türkiye’de kültürel iktidarı yıkmaya geldik” diyor. Derginin Genel Yayın Yönetmeni İsmail Kılıçarslan, Diriliş Postası'ndan Sevda Dursun'a röportaj verdi.
"YALDIZLARININ DÖKÜLMESİ GEREK"

Kültürel iktidarla nasıl mücadele etmeyi düşünüyorsunuz? Eylem planınızda ne var?

İki şey var. Birincisi, kültürel iktidar tarafından dayatılan şeyleri reddederek başlamak gerekir diye düşünüyorum. Mesela Levent Üzümcü’nün oyuncu olması gibi. Orhan Aydın’ın kanaat önderi olması gibi. Genco Erkal’ın kurban hakkında konuşabilmesi gibi. Yanına bir sürü şey ekleyebilirsiniz. Hali hazırda, popüliteleri üzerinden toplumun önüne, “Bunlar her şeyin doğrusunu bilir” diyerek konulan isimlerin yaldızlarının dökülmesi gerektiğine inanıyoruz. Mücadele alanlarımızdan birisi bu olacak.

İkincisi…
İkincisi de, birinci sınıf kültür ürünlerini, birinci sınıf düşünceyi işaret fişeği olarak
insanların önüne koyup “Bakın, dünyada böyle şeyler de var” demek. Mesela ilk
sayımızın sürprizi Haşmet Babaoğlu’nun Simone Weil’den bahsetmesi oldu.
Türkiye’de pek az bilinen bir isim. Oysa Simone de Beauvoir’dan daha iyi, daha
parlak, hatta onu da doğrudan etkilemiş birisi. Fakat Türkiye’deki verili iktidar, bu
kadını bizden köşe bucak kaçırıyor. Tıpkı Alman şair Enzensberg’i kaçırdıkları gibi.
Çünkü şair dediğin, Güney Amerikalı ve solcu olur. Bizimkilerin hikayesi genelde bu. Hatta “Siz ne anlarsınız Kafka’dan, siz ne anlarsınız Dostoyevski’den?” diyen
modelleri de var bu arkadaşların.
"ÇOĞUNLUKTA OLMAK TÜRKİYE'DE NEDEN HEP AŞAĞILANDI"

İkinci sayınızın konusu ne? Bu sefer neyle mücadele edeceksiniz?

İkinci sayımız “Türkiye’nin adresi neresi?” dosyasıyla çıkacak. “Türkiye’de oturmanın başka anlamları vardır ve bu kompleksle ve bu Batıcı kafayla Türkiye’de oturduğunu düşünenin Türkiye’de oturmasına müsaade etmek lazım, ama Türkiye’de oturmamaktadır”, diyor mesela Şükrü Hanioğlu hoca. Bunu önemsiyorum ben. Ya da mesela, çoğunlukta olmak Türkiye’de niye hep aşağılandı? Bunu falan merak ediyoruz. Bütün bunları araştırırken karşılaştığımız meseleler, oldukça ilginç!

"ZEKİ DEMİRKUBUZ DOSTOYEVSKİ'Yİ GERÇEKTEN BİLSEYDİ.."

Azınlıkların aşağılandığı söylenir oysa hep…

Türkiye’de aşağılananlar genellikle çoğunluklar. Durmadan aşağılanıyoruz üstelik. Koyun, bidon kafalı, göbeğini kaşıyan adam, dağdaki çoban… Bir sürü aşağılama modeli var. Çoğunluktan olduğum için niçin birinden özür dilemek zorunda kalayım. Yandaş olan da bir tek biziz. Onların yandaşlığını gören yok. Koray Çalışkan mesela, CHP seçim bürosu gibi çalışıyor, ama bana yandaş diyor. Mesela biz, Dostoyevski’yi hakikaten bilen yönetmenin Ahmet Uluçay olduğunu düşünüyoruz. Zeki Demirkubuz değil. Zeki Demirkubuz Dostoyevskiyi gerçekten bilseydi, bu memleketin değerleriyle bu kadar açıktan kavga etmeyi göze alamazdı. Dostoyevski’yi hakikaten bilen biri, tam bir elitist gibi halkına yukarıdan bakmaz. Tam tersine, halkın ta kendisi olur. Bu tuhaf kitleyle birilerinin artık mücadele etmesi gerekiyordu. Bu mücadeleyi kazanırız demiyoruz, bu mücadele mutlaka çok kısa sürede sonuçlar alacaktır da demiyoruz.
"İYİ BİR BAŞLANGIÇ YAPTIK"

Onların, çok okunan medyalarda yer almak, sağlam sponsorlarla kültürel
faaliyetler yapmak gibi avantajları var. Sizin onlarla mücadele etmeniz için de çok okunmanız gerekmiyor mu? Nasıl gidiyor satışlar?

Henüz rakamlar tam olarak elimize gelmedi, ama ilk sayı itibari ile 30 bin aralığında bir dergi satmış olacak Cins. İyi bir başlangıç yaptı. Öte yandan, “Çok okunan medya” kısmı biraz sıkıntılı. Türkiye’de traj meseleleri, traj saptırmaları, toplu alımlar geleneği gibi tuhaf şeyler de var. Biz bazı mizah dergilerinin, bazı CHP’li belediyeler tarafından, yüzer yüzer, üç yüzer üç yüzer alındığının istihbaratını aldık. Diğer taraftan da Hürriyet Gazetesi’nin satın alıp okurlarına hediye ettiği mizah dergisi diye bir şey var. Bizim mizahçılara sorarsanız, acayip bağımsızlar, full anarşistler falan filan. Bütün bunların üstüne gitmek lazım. Bağımsız pozu veren hangi mizah dergisi patronlarının, hangi ülkelerin sahil kenarında yazlıkları var merak ediyorum. Suç mu merak etmek?
"MESELA ÇETİN ALTAN BİR PUTMUŞ"

İlk sayınızın manşetleri çok çarpıcıydı. “Evladım onlar put” derken neyi kastediyordunuz?

Mesela Çetin Altan bir putmuş. Bir iki muhalif yazı yazıldı ölümünden sonra, ortalık karıştı. Meğerse putmuş. Ya da kimse Bedri Baykam’ın dikkate değer bir ressam olup olmadığını sorgulamıyor. Bedri Baykam’ın ressamlığı da put. Koç’un niçin pek çok sanat meselesine sponsor olduğunu, sağda solda niye müzeler diktiğini, hiç kimse kafaya takmıyor. Niye? Çünkü put. Bu putları yıkmazsak, nerde kaldı düşüncenin namusu?

Sanata destek veren bir şirket olarak düşünülüyor. Niye kafaya taksın ki
insanlar?

Versin efendim, sanata destek versin. Ben vermesin demiyorum ki. Fakat sanata destek verirken, tam olarak ne oluyor orada, onu merak ediyorum. Mesela Türkiye’deki antika piyasasının çok değerli antikalarının kimlerin elinde biriktiğini çok merak ediyorum. Mesela boğaz ön görünümlü bir yerin, vaktiyle nasıl ustaca el değiştirip birinin müzesi haline geldiğini, birinin malikanesi haline geldiğini de merak ediyorum. Pendik’in vaktiyle kim tarafından parsellendiğini, halka nasıl satıldığını, bu arada devlete de arsa payından kaynaklanan paranın ödenmemesi için ne numaralar çekildiğini merak eden adamım.

"BİR ADAMA SPONSORLUK YAPACAKSINIZ Kİ.."

Siyasetle sanat iç içe geçiyor bu meraklarda. Cins, böyle bir yol mu izleyecek?

Tabii, zaten kültürel iktidar dediğimiz şey, tam buralardan yürüyor. Bir adama sponsorluk yapacaksınız ki, sizin sponsoru olduğunuz o adam, sonradan bir kanaat önderine dönüşsün ve tam o esnada, tam rolü geldiğinde, tam sırası geldiğinde devreye girsin ve toplumu yönlendirsin.

O zaman size sormazlar mı -ki soruyorlar da- “Bunca senedir iktidardasınız, niye kültürel iktidarı ele geçiremediniz?” diye?

Valla onu biz de soracağız iktidara. Çünkü senelerce anlattık. Festivallerin, bianellerin, fuarların, medyanın, sanat sponsorluklarının, müzelerin, içinde bulunduğumuz mekan gibi yaşam mekanlarının ne işe yaradığını, insanlar üzerinde nasıl dönüştürücü etkiler bıraktığını dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık. Özellikle Gezi sürecine kadar kimse bunu umursamadı. Sanki kültür, Türkiye’de sadece solcuların ürettiği bir şeymiş gibi algılandı. Bizim hattımız var, tezhibimiz var, tasavvuf müsikimiz var, falan filana bağladık işi. Hiç ilgilenmedik.

Niye ilgilenmedik?
Çünkü bunu hiç önemsemedik. Ta ki Gezi sürecine kadar.
"GENÇLERLE İLGİLİ ÇALIŞMA YAPILMADIĞI FARK EDİLDİ"

Gezi sürecinde mi kafalara dank etti?

İster istemez. Yani gençlikle ilgili ciddi çalışmalar yapılmadığı da, kültürel iktidar meselesi de, Türkiye’de sanatçı dediğimiz insan tekinin ne işlere yarayabileceği de orada anlaşıldı. Mesela sanatçı dediğimiz bir adam, geçen gün bir televizyonda halkın yüzde ellisine küfür etti. Ardından da senelerce 28 Şubat’ta bize din pazarlayan bir bezirgan, çok ağır bir küfür daha etti.

Tuna Kiremitçi “Meksika sınırını yapan gençler, Cesur Yürek seyrettirirdi bize, İntikam dizisinin yerli versiyonunu değil” şeklinde eleştiride bulundu. İntikam var mı bu derginin içinde? İntikam için mi yola çıktınız?

Tuna benim kişisel olarak çok sevdiğim bir arkadaşım. Fakat sürekli o alanda dayak yiyen insanların ilk defa “Bir dakika ya, ben de gardımı aldım” demesini biraz daha hoş görüyle karşılamak lazım. İntikam mı? Belki… Ama unutmayalım ki çok uzun süredir dayak yiyoruz bu alanda. İlk defa gardımızı alıyoruz. Ve diyoruz ki, “Bir dakika, biz de bu rinkte ayakta kalmaya çalışacağız” Bu tam olarak intikam olmayabilir.

Belki geçiş sürecinde intikam olarak düşünülebilir, fakat kendi kültürel iktidarımızı oturttuğumuzda hesaplaşma kalmaz gibi mi?

Evet yani, bu bir yürüyüş. Kendimize bir alan açmadan bu yürüyüşü yapma şansımız yok. Mesela Genco Erkal’ın “ilkel” derken, birden bire kendi ilkelliğini açık ettiğini kayıtlara geçirmek lazım. ikinci sayıda göreceksiniz. Müsaade etsinler de bu kadarını dile getirelim. “Hırsız var” diyen adam (Fazıl Say), 16. Yüz yıldaki Muhyiddin Abdal şiirinin dizelerini çalıyor. Ve yerine yenilerini koyuyor. Bu da bir hırsızlık. Bunu dile getirelim. Bu intikam mı? Tuna’nın baktığı yerden intikam gibi görünüyorsa, doğrusu üzgünüm. Bu intikam değil. Bu sadece durumu belirleme meselesi. 2007’den beri Aydın Doğan kapağı yapmayan, baktığmızda sermayeder karşıtı pozu kesen mizah dergimiz var bizim.
"ÇOK İYİ GERİ DÖNÜŞÜMLER ALDIK"

Yaptığınız işten tatmin oldu mu? Geri dönüşümler nasıl?
Çok iyi geri dönüşümler aldık. Birkaç okuyucumuzdan da “Biraz yüzeysel mi kaldınız acaba? Derin düşünce yazısı da olsa” şeklinde eleştiriler de aldık. Biz de yeni sayımızda iki tane “baba” derin düşünce yazısı hazırlattık. Bunu deneyeceğiz bu sefer de. Bakalım nasıl olacak?

Cins mi cins bir dergi çıktı